İnceleme | The Room

Gizem, gerilim ve biraz da bilim kurgu. 2019 yılında ilk gösterimini yapan The Room, Olga Kurylenko ve Kevin Janssens ikilisinin başrollerini paylaştığı ve konu olarak oldukça dikkat çeken, merak uyandıran fakat bunlara rağmen basit hataları nedeniyle başarılı olma hedefini gerçekleştiremeyen bir film. 

The Room‘un temeli aslında oldukça basit ve alışılageldik: Başrollerin, Matt ve Kate çiftinin yeni satın aldığı ev, içerisinde bazı gizemleri barındırıyor. Fakat The Room‘un basit bir temelinin olması, hikayenin de basit bir şekilde ilerleyeceğinin garantisi değil. Matt ve Kate ikilisi yeni evlerine yerleşmeye çalıştıkları sırada evlerinin elektriği gizemli bir şekilde gider ve çift, bu elektrik kesintisinin sebebini bulmak ve tamir etmek için bir çözüm yolu ararlar. Tam bu sırada bodruma inerler ve daha önce hiç görmedikleri türden bir mekanizma ile karşılaşırlar. Bunun ardından Matt, bir kapının duvar kağıdı ile kapatıldığını (gizlendiğini) fark eder ve bu kapıya ulaşmaya çalışır. Bu kapının neden kapatıldığı hakkında en ufak bir fikri bile olmayan Matt, geceyi bu odada alkol alarak geçirmeyi tercih eder. Matt viskisini bitirmek üzereyken alkolün kendisine yeterli gelmediğini söylercesine, kendi kendine konuşarak: “keşke bir şişe daha olsaydı” tarzında bir cümle kurar. Ve işte o an, The Room‘un gizem dolu hikayesi başlamış olur.

Film hakkında yukarıda bahsettiklerim, fragmanda yer alan sahnelerden farklı değil. Bu nedenle film hakkında herhangi bir ipucu almadınız. Ve zaten film, odanın “sırrı” keşfedilinceye kadar oldukça normal bir seyirde ilerliyor. Öncelikle herhangi bir ipucu vermeden film hakkındaki görüşlerimi kısaca özetleyeyim, ardından çok daha detaylı bir şekilde ve bolca ipucu vererek “filmi izleyenlerle” The Room‘u tartışmaya başlayalım.

Kime sorsalar, The Room‘daki gibi bir odanın evinde olmasını ve istediği, söylediği her şeyin saniyeler içerisinde gerçekleşmesini tereddüt bile etmeden ister. Fakat kimse bunun ne getireceğini, hem psikolojik olarak, hem de sosyal anlamda neleri eksilteceğini, ne gibi zararlar vereceğini düşünmez. Filmi genel bir şekilde ele almak gerekirse, daha doğrusu bana sorulursa filmi beğendim. Olga Kurylenko‘nun oyunculuğunun bu filmde bir adım daha ileriye gittiğini, çok iyi bir performans sergilediğini söylemek de asla yanlış olmaz. Hikaye olarak oldukça ilgi çekici ve kısmen de eşsiz sayılabilecek bu film, yanlış kişilerin ellerinde oldukça garip bir şekle sokulmuş. Bu konularda pek iyi değilim, yani The Room için “x yapsaydı daha iyi olurdu” diyemem fakat bu konuda çok daha deneyimli bir ekibin bu filmi çekmesi, The Room‘u bambaşka yerlere getirebilirdi ve çoğumuz The Room‘un kadar keyifli, ilginç, ilgi çekici, kısaca başarılı olmasından bahsederdik. Fakat maalesef çok iyi bir hikayeye ve iyi oyunculuklara sahip olsa da, kötü bir akış, başarısız bir işleyiş yüzünden film çok sade, basit bir hale getirilmiş ve deyim yerinde “standartlaştırılmış”. Eğer The Room konusu sayesinde dikkatinizi çekmeyi başardıysa, benim veya bir başkasının “olumsuz” yorumlarına aldırıp filmi izlemekten vazgeçmeyin. The Room‘u izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyor olsam da, ne kadar keyif alacağınız konusunda şüphedeyim açıkçası.

Gelelim The Room‘u daha rahat ve detaylı eleştirilebildiğim bölüme. Filmi listemde aylarca beklettim çünkü maalesef yorumlara aldanıp, “şimdi izlemesem de olur, nasıl olsa kötüymüş” dedim. Fakat keşke böyle demeseydim ve The Room‘u çok daha erken izleseydim. Evet, yukarıda filmi ne kadar “standart” olması yüzünden eleştirmiş olsam da, merak uyandıran ve ilgi çekici konulara sahip filmleri beğenmemezlik yapamıyorum. 

Filmin hikayesine, gidişatına ve konuyu işleyişine biraz göz atalım. Öncelikle hikayenin ana öğesinden, “odadan” bahsedelim. Bu odanın filmde resmen bir yarı-Tanrı rolü görüyor olduğu konusunda hepimiz hemfikirizdir. Ne isterseniz size verebiliyor: İçki, para, değerli taşlar ve çok daha önemlisi, bir insan. Böyle bir gücü, böyle bir odayı evinde istemeyecek hiç kimse yoktur diye düşünüyorum. Fakat işin daha da ilginci, evden dışarıya adım attığınız anda, odanın “yarattığı” her şeyin birden toz olması, kaybolması. Bu da demek oluyor ki, sadece kendi evinde “Tanrıcılık” oynayabiliyor çiftimiz. Yine de, böyle bir odaya sahip olmaları onları tüm diğer şeylerden vazgeçmeleri için teşvik ediyor; çünkü dışarıya çıkmadığın sürece hayal edebileceğin her şeye sahip oluyorsun. Yemek istersen yemek, içki istersen içki, kendini iyi hissetmek için kıyafet ve mücevher. Peki bunlar tamam ama, bu odadan bir bebek istemek, bir hayatı olmayacağını bile bile; işte asıl bomba burada patlıyor. O bebeği oda yaratıyor, evet, fakat evdeki tüm diğer insanları da teknik olarak oda yaratmış oluyor. Çünkü o odanın verdikleriyle besleniyor, o odanın verdiklerini giyiyor, o odanın bebeğine ebeveynlik yapıyorsunuz. Bu da ölüyü oynamak, kendini kandırmak, hayatsız olmak kelimeleriyle eş değer bir hal alıyor.

Daha önce söylediğim gibi, bu oda size birçok şey katıyor olsa da, aynı zamanda sizden birçok şeyi de götürüyor. Odanın rahatlığına alıştığınız sürece bir işiniz olmayacak, buna bağlı olarak “dışarıda” harcayabileceğiniz bir paranız da olmayacak. Bu nedenle dışarıya çıkamayacak, arkadaş da edinemeyeceksiniz. Bu sayede bir evin içine sıkışacak ve resmen bir ölüymüş gibi “yaşamaya” alışacaksınız. Hayat, bir amaç uğruna yaşamak fakat siz her şeye sahip(-miş) gibi göründüğünüz için hiçbir amacınız olmayacak.

The Room için neden “daha iyi olabilirdi” diyorum, açıkçası tam olarak da yukarıda bahsettiğim şeyler yüzünden. The Room hikayesi ve altında yatan mesajlarıyla çok daha dikkat çekici, vurgulayıcı ve belki de “hayatın anlamını sorgulatan” bir film olmayı başarabilirdi. Fakat bunun  yerine içerisinde çok az gizem bulunan, gerilim uğruna pek de bir şey vaat etmeyen, sadece konusunun dikkat çekiciliğini kullanan ve biraz da Olga Kurylenko‘nun oyunculuğuna kurulu bir film olmayı tercih etmiş. Tüm bunları bir kenara bırakalım, gerilimin ve/veya gizemin dozu birazcık daha artırılsa, hikayeyi bu kadar derin düşünmek zorunda kalmasak ve gerilim ile gizemin doruklarına ulaşsak da yeterli olacaktı. Niyeyse The Room bunların hiçbirini yapmayarak “standart” bir yapım olmayı tercih etmiş.

The Room finali konusunda gelince de açıkçası kafam bu konuda karışık. Evet, devam filmi yapmak uğruna böyle bir sahne koydukları apaçık ortada. Fakat yine de, 10 dakikaya sığdırılmış bir gerilimin sonucu olarak bu finali yapmak hatalı olmuş ama o kadar şeyin yanında bunu mu eleştireceğiz, tabi ki hayır. Final için tek bir fikrim var: Evdeki mekanizma dışarıda çalışmıyorsa ve mekanizma çalıştıkça elektrikler gidip geliyorsa (veya ışıklar yanıp sönüyorsa), bu demektir ki Matt ve Kate hala odanın içindeler. Odanın yapabildiklerini düşününce, sahte bir dünya oluşturulabileceği fikri de mantıklı geliyor. Belki de ikinci filmde Matt ve Kate’in sahte dünyadan kaçmaya çalıştıkları ve bu sefer çok daha iyi hazırlanmış bir senaryoyla karşılaşırız. Unutmadan, The Room hakkında düşüncelerinizi yorumlara yazabilir, The Room inceleme yazısına katkıda bulunabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir